yürürken; "Taşların arasından fırlayacak mı bir salyangoz?"
düşünüyorum..
"Fırlamayacaksa, iyi." diye.
Çünkü basıp çatırdattığım yuvası
gece uykuma girip, çırpıyor yumurta gibi
düşlerimi,
bulanık uyanıyorum.
bakıyorum kendime;
salyangozun rengi..
20081119
foer
ben de sorup duruyordum kendime:
neden hiç eskisi kadar mutlu olamadığımı, birilerini çok sevemediğimi, hep bir şeyleri özlemekte olduğum ve bu yaptığım şeyin; yavaş yavaş, yapabildiğim en iyi şey olmaya başladığını..
meğer cevabını çoktan vermiş jonathan safran foer:
"you can't love anything more than something you miss.."
foer, 2005 - extremely loud and incredibly close
neden hiç eskisi kadar mutlu olamadığımı, birilerini çok sevemediğimi, hep bir şeyleri özlemekte olduğum ve bu yaptığım şeyin; yavaş yavaş, yapabildiğim en iyi şey olmaya başladığını..
meğer cevabını çoktan vermiş jonathan safran foer:
"you can't love anything more than something you miss.."
foer, 2005 - extremely loud and incredibly close
20081114
ne?
Neden gerekliydi bu dolambaç?
Engerek yılanı gibi kıvrıldı
Karanlığa iğne deliğinden giren
Kırbacı
Böldü parçalara ruhu
Attı boş denizlere,
Küllerin uçuştuğu göklere.
Ezilirken kemikleri ocakta;
Beyninden tüten duman
Blake’e uzattı elini, ne fayda!
Ters esti rüzgâr,
Kapattı çiçeğin yapraklarını;
Tepede güneş vardı ama
İçinde yengecin kıskacı
Engerek yılanı gibi kıvrıldı
Karanlığa iğne deliğinden giren
Kırbacı
Böldü parçalara ruhu
Attı boş denizlere,
Küllerin uçuştuğu göklere.
Ezilirken kemikleri ocakta;
Beyninden tüten duman
Blake’e uzattı elini, ne fayda!
Ters esti rüzgâr,
Kapattı çiçeğin yapraklarını;
Tepede güneş vardı ama
İçinde yengecin kıskacı
what mom used to love
was quoting..
"my candle burns at both ends;
it may not last the night;
but ah, my foes, and oh, my friends,
it gives a lovely light!"..
Edna St. Vincent Millay
and here is my answer to that:
"Where you used to be,
there is a hole in the world,
which I find myself constantly walking around in the daytime,
and falling in at night.
I miss you like hell.."
also by Edna St. Vincent Millay
"my candle burns at both ends;
it may not last the night;
but ah, my foes, and oh, my friends,
it gives a lovely light!"..
Edna St. Vincent Millay
and here is my answer to that:
"Where you used to be,
there is a hole in the world,
which I find myself constantly walking around in the daytime,
and falling in at night.
I miss you like hell.."
also by Edna St. Vincent Millay
20081113
neredeyse 1..
kendi yatağımda "yalnızca uyumak" istediğim en son anı hatırlamakta güçlük çekiyordum.
Zamanın nasıl da koca adımlarla uzaklaşıp gittiğini hatırlatan şu kitabın sayfalarını çevirdikçe, bir o kadar daha okumam gereken sayfalar gözümün önünde hızlı çekim akıp giderken, camdan dışarı bakıyordum ve "bugun nefes alınabilecek güzel bir gün" diye düşünüyordum..
Mevsimin bu gününde bile çimenler hala yeşil ve toprak hala sıcak gibi geliyordu.
Çünkü içerdeyim ve dışarda kulaklarımı ısıracak rüzgarın sesi buradan işitildiğinde, genelde boğuktu.
Bir zaman sonra, akşam yiyeceğimiz kalkan balığının düğmelerini düşünüyordum.
Üzerindeki o "düğme"lere gerçekten "düğme" mi deniyor, yoksa, sırf annem onlara düğme dediği için ve bunun kesinliğinin tartışılmaz olduğunu düşünerek kelimenin gerçek karşılığını sözlükte karıştırmayı hiç akıl etmediğimden mi bilmiyorum; onlara hala "düğme" demeye devam ediyordum..
Anneme dokunmuş, gözlerinin içinden geçmiş, onunla bir şeyler paylaşmış, gülüp nefes almış, onunla uzaklara dalmış ve en azından bir kere ona sarılmış, ağaçları düşünmüş ve bahçede bir tur atmış, ona bir şekilde dokunmuş ve şu an uzaklarda olan herkesi tahammül edilemeyecek kadar çok özlüyordum çünkü; onlar kanlı-canlıydılar ve benim somut şeylere bakmaya olan hasretim, anneme olan hasretimle eşdeğerdi ve bu her şeyi bir anda küle döndürüyordu.
İçimde başka, dışımda başka şeyler olup biterken bu özlemin hesabını şu an hayatta olanlardan çıkarmam; yapabileceğim en büyük bencillikti.
Ama yine de buna engel olmanın bir alemi, çaresi, nedeni yoktu..
Bu bir zaaf idiyse; zaafın beni kontrol etmesine zaman zaman izin vermeliydim.
Bunun, beni öldürebilecek bir kimyasal olmadığı gerçeği; göreceğim zararı azaltmıyordu. Aynı şekilde acı çekiyor, aynı şekilde zarar veriyordum. Bunun aslında kaldıramayacağım bir yük olduğunu söyleyenlerin hayatlarında bir kez bile gerçek bir sorumluluk almadıklarını anımsadıkça; hepsi birden anlamsızlaşıyordu.
Sadece tek bir şeyin anlamı vardı, o da; benim sadece beklemek zorunda olduğumdu.
Bu bekleyiş ben son nefesimi verene kadar devam edecek olsa da, geride kalanlara bırakacağım yükler, onların kendilerini bir kenara atıp bu yükleri taşımaya dalmalarıyla; benim çektiğim her şeyle teker teker yüzleşecek olmalarının bir sinyali, tarihin tekerrürü veya basitçe "kader" olarak adlandırılabilirdi..
Zamanın nasıl da koca adımlarla uzaklaşıp gittiğini hatırlatan şu kitabın sayfalarını çevirdikçe, bir o kadar daha okumam gereken sayfalar gözümün önünde hızlı çekim akıp giderken, camdan dışarı bakıyordum ve "bugun nefes alınabilecek güzel bir gün" diye düşünüyordum..
Mevsimin bu gününde bile çimenler hala yeşil ve toprak hala sıcak gibi geliyordu.
Çünkü içerdeyim ve dışarda kulaklarımı ısıracak rüzgarın sesi buradan işitildiğinde, genelde boğuktu.
Bir zaman sonra, akşam yiyeceğimiz kalkan balığının düğmelerini düşünüyordum.
Üzerindeki o "düğme"lere gerçekten "düğme" mi deniyor, yoksa, sırf annem onlara düğme dediği için ve bunun kesinliğinin tartışılmaz olduğunu düşünerek kelimenin gerçek karşılığını sözlükte karıştırmayı hiç akıl etmediğimden mi bilmiyorum; onlara hala "düğme" demeye devam ediyordum..
Anneme dokunmuş, gözlerinin içinden geçmiş, onunla bir şeyler paylaşmış, gülüp nefes almış, onunla uzaklara dalmış ve en azından bir kere ona sarılmış, ağaçları düşünmüş ve bahçede bir tur atmış, ona bir şekilde dokunmuş ve şu an uzaklarda olan herkesi tahammül edilemeyecek kadar çok özlüyordum çünkü; onlar kanlı-canlıydılar ve benim somut şeylere bakmaya olan hasretim, anneme olan hasretimle eşdeğerdi ve bu her şeyi bir anda küle döndürüyordu.
İçimde başka, dışımda başka şeyler olup biterken bu özlemin hesabını şu an hayatta olanlardan çıkarmam; yapabileceğim en büyük bencillikti.
Ama yine de buna engel olmanın bir alemi, çaresi, nedeni yoktu..
Bu bir zaaf idiyse; zaafın beni kontrol etmesine zaman zaman izin vermeliydim.
Bunun, beni öldürebilecek bir kimyasal olmadığı gerçeği; göreceğim zararı azaltmıyordu. Aynı şekilde acı çekiyor, aynı şekilde zarar veriyordum. Bunun aslında kaldıramayacağım bir yük olduğunu söyleyenlerin hayatlarında bir kez bile gerçek bir sorumluluk almadıklarını anımsadıkça; hepsi birden anlamsızlaşıyordu.
Sadece tek bir şeyin anlamı vardı, o da; benim sadece beklemek zorunda olduğumdu.
Bu bekleyiş ben son nefesimi verene kadar devam edecek olsa da, geride kalanlara bırakacağım yükler, onların kendilerini bir kenara atıp bu yükleri taşımaya dalmalarıyla; benim çektiğim her şeyle teker teker yüzleşecek olmalarının bir sinyali, tarihin tekerrürü veya basitçe "kader" olarak adlandırılabilirdi..
20081110
what is a standalone?
ah, the week of all weeks in the year
has come through all the yearning and the dust
to settle down on our chests
and choke us to pain
and the unbearable..
has come through all the yearning and the dust
to settle down on our chests
and choke us to pain
and the unbearable..
20081105
the novemberist
kasım'da hep güzel şeyler olurdu eskiden..
havalar soğur, ben bol pantolonlarımı, kocaman kazaklarımı giymekten hoşlanırdım..
sarıp sarmalanmak hoşuma gider, burnumun ucu üşüdüğünde bundan keyif alırdım..
seneler önce bir kasım gününde aşık oldum, bir hafta sonra da kasım ayları bir daha hiç eskisi kadar güzel olmamak üzere başkalaştılar.. annem hastalandı ve 3,5 sene sonra bir kasım günü gitti..
ben hala dönüp dolaşıp o kasım'a gidiyorum..
ve o kasım'ı; aşık olduğum kişinin, annemin, babamın yerinde yeller eserken buluyorum.
ben de ne yaptım? Sayfayı çevirdim.
Bambaşka, hep kaçtığım tarzda bir yaşantının kucağına atladım ve o gün ruhum yırtıldı.
Üniversite hayatımın çokça bir bölümünü "schizopsykhia" teorimi geliştirmekle harcarken; bir gün bu tokadı şiddetle yiyeceğimi de hiç bilemezdim..
Hayat güzel mi?
Gayet..
Hatta hayat; en basit yerlerde daha net güzelleşiyor..
havalar soğur, ben bol pantolonlarımı, kocaman kazaklarımı giymekten hoşlanırdım..
sarıp sarmalanmak hoşuma gider, burnumun ucu üşüdüğünde bundan keyif alırdım..
seneler önce bir kasım gününde aşık oldum, bir hafta sonra da kasım ayları bir daha hiç eskisi kadar güzel olmamak üzere başkalaştılar.. annem hastalandı ve 3,5 sene sonra bir kasım günü gitti..
ben hala dönüp dolaşıp o kasım'a gidiyorum..
ve o kasım'ı; aşık olduğum kişinin, annemin, babamın yerinde yeller eserken buluyorum.
ben de ne yaptım? Sayfayı çevirdim.
Bambaşka, hep kaçtığım tarzda bir yaşantının kucağına atladım ve o gün ruhum yırtıldı.
Üniversite hayatımın çokça bir bölümünü "schizopsykhia" teorimi geliştirmekle harcarken; bir gün bu tokadı şiddetle yiyeceğimi de hiç bilemezdim..
Hayat güzel mi?
Gayet..
Hatta hayat; en basit yerlerde daha net güzelleşiyor..
20081103
her eve 2 kedi
uzatmaya gerek yok; daha mutlu oluyorlar.
"benimki hayatta kabul etmez" mi?
ben de diyorum ki:
alışır alışır!..
"benimki hayatta kabul etmez" mi?
ben de diyorum ki:
alışır alışır!..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)