20100927

'güvenlikten kaçmak' tabiri vardır ekin'in. vardı, en azından. ta lise yıllarında. belki de ortaokul (daha ilk cümlelerim bile amma kararsız..)

güvenlikten kaçmak için, insanın kendini -sanırım- boğucu bir güvenlikte hissediyor olması lazım diye düşünüyorum; madde 1.
boğucu güvenliği de genelde ilk gençlik yıllarında ebeveynlerden alırız.
en azından böyle düşünürüz. sonra biraz yaşımız büyür, evden ayrılırız ve aileyle yapılan sonraki görüşmeler hep 'cicim ayı' gibi sürer gider.

diğer taraftan; güvenlik, insanların evlenme isteklerini gözden geçirirken/tasdik ederken, kağıda yazdıkları maddelerden biri olsa gerek.
üremek -veyahut sadece dürtüsünü düzenli yaşamak-, aile olup ekonomik bir pakete tabi olmak ve güvenlik. başka sebeplerden evlenenler varsa beni dürtelesin.

bir insanın bu maddelerde bir araya gelmek istediği diğer insanla arasında güvenlik sorunu varsa sanırım maddelerin de, birlikte olmanın da hiçbir kıymeti kalmıyor. güvenlik sorunu, birbirine güvenmek, 'sırtını yaslayacak birinin olması' falan değil aslında. -yeteri kadar gerçek ve iyi arkadaşlarınız varsa, bu bir sorun olmaktan çıkar.-
birey olarak hayatta tek başına ve ayakta durabilen kişinin; kendi alanı, dairesi, çemberi, inine (ne derseniz diyin) duyduğu ihtiyaçtan, iki birey bir aradayken tam olarak karşılan(a)mıyor olmasıyla bağlantılı bir güvensizlik, 'güvende hissetmemek'ten bahsediyorum.
çünkü taraflardan birinin istekleri, yaşam alanı, dünyası diğerinin hep önüne geçiyor. ve sonra da, 'öncelikler'den bahsedilmeye başlanıyor. sonra özveri giriyor devreye -ki nasıl da şık bir paketi vardır onun- ... iş işten geçti bile.
öyle bir durumda 'paylaşım var' sanılan yerde, her zaman üstünün alanında yaşanıyor, diğerinin önceliklerine göz yumuluyordur. hatta diğerinin ne isteyip ne istemediği öngörülür, onun adına kararlar bile alınır. bir nevi, oyun oynasın diye elinden tutup parka götürmek gibi bir dürtü herhalde o, tam anlayamıyorum.

insanın bu konuyu, bu rahatsızlığı birlikte olduğu kişiye izah etmek istemesi karşısında, "ohoooooo, ne diyosun arkadaş?" tavrıyla duruma yaklaşılması da bir o kadar buruk bir durum. aynı lisanı konuşurken -pratikte- birbirini aslında hiç anlayamıyor olmak, kendi iliğimden, kendi kemiğimden insanları daha çok özlemeye itiyor...


1 yorum:

murat dedi ki...

Kuyunun diplerine indikçe ışık da azalıyor haliyle...

Var ya, şu "üstün"ün yani dizginleri ele (öyle veya böyle) almış tarafın haksız ve olumsuz hareketleri insanı çok incitiyor.

Halbuki dizginler (karşı tarafın mutluluğunu isteyen) diğer kişi tarafından, hür iradeyle teslim ediliyor çoğunlukla.

Şu çocukların dünyasından taşıp büyüklerin arazisine giren oyunlar o kadar saçma ve amaçsız ki aslında.
Oysa oyun oynamak ne kadar da güzeldir. Ama çocuk gibi, salt oyun...

Büyüklerin hesap kitabı işin içine girip de galip gelme, sınırları zorlama-keşfetme durumu arttıkça oyun oyunluktan çıkıyor maalesef.

Tamam bir arabanın direksiyonunda sürekli iki el olması da tehlikelidir ama "araba" ve gidilen yolun seçimi sadece şöförün bileceği iş değildir. Öyle olursa şöför ve yolcu olur. Sonra yolcu "müsait bir yer"de iner.

Bakma böyle merhemim varmış gibi konuşmama. Benim de saçlarım dökülüyor sık sık :)
Bir yandan sana fikirlerimi yazıp ben de düşünüyorum aslında.

Hadi bakalım...
MG

Not: Şu doğrulama kelimeleri de pek ilginç oluyor. Şu anki "Jachons" mesela :)