20120425

blogger bile yeni bir görünüm kazanmış.
insanın eli ayağına dolanıyor.
'yenilik korkusu' denen bir şey var ise, ki muhakkak vardır, yunanca etimolojik bir iki araştırmaya bakar mevzu; işte bende var ondan. yenilik, kalabalık, gürültü, mekan büyüklüğü, bunların hepsinin ayrı ayrı korku dokuları var. neyse, mevzu o değil.
"yenilen ama kullanışlılığını yitirme" diyorum blogger'a, umarım bu cılız sesimi duyar.

 ne saçma sapan bir şekilde yordum kendimi, oradan oraya vurdum, uykusuz, üzüntülü bir sürü gün ve gece geçirdim. kendimi singapur'a attım, avrupa'ya, trenlere, yollara, bilmediğim insanlara, adreslere...
ne lüzumu vardı, bilemiyorum. hissetmek miydi tüm ihtiyaç ya da açlığı doyuracak şey?
ve insanların gerçekten neredeyse hiçbir şey hissetmiyor oluşlarına şahit olmak mı?
ne kadar uzaklaşmışlar doğaya, kendilerine. aşık olmak nasıl bir şeydi?
nasıl bir histi uyuyamamak, akıldan o sıcak dudağın çıkmayışı?
karşındakinin maksadının sadece seninle yatmak olmadığını hissetmek; nasıl bir şeydi?
nasıl hissettiriyordu o telefonu beklemek, aradığı zaman telefonda uzun uzun adına bakmak, açmadan önceki
dakikaların hazzını dahi ertelemek, çekmek, çekmek... çek mek...ç e k m e k..

ben, ben gibi olamıyorum. ne zaman ki kafamın ürettiklerini duvarlar örmeksizin ortaya koyuyorum, daima bir sorgulama ile karşılaşıyor bünye:
 "sen neden böylesin?"
bu, durumum, karşımdakinin hoşuna gittiği için de olabiliyor, hoşuna gitmediği için de.
benim aşktan kastım; işitilmek. işitilmenin, anlaşılmanın ya da en acı haliyle mazur görülmenin çekiciliği erotik bir hal bile alabilir bende.
bu kadar yerle bir mi oldu bizim doğamız lan? valla? uyuz oluyorum bazen, fena halde sinirim bozuluyor. ne zaman ucuzladı kadınlar bu kadar?
ne zaman konuşacak iki kelime bulamadılar, vücutlarını kafalarının önüne geçirdiler?
o kafalar ne zaman boşaldı gerçekten? tek amaç bir salak üçgende dönüp duruyor artık.
vaktiyle kendimi güvende hissederdim, sevildiğimi ve sevilmeyecek milyon tane şey yapsam bile bana sarılacak biri olduğunu bilirdim.
şimdilerde, kendimi kendi aileme bile pazarlamak zorundaymışım gibi hissediyorum. bir eve çıkabilmek için bir şeyleri hak etmek gerektiğini falan düşünecek kadar saçmalayabilen insanlarla bir arada, "onların normallerini tatmin edersen hayatta kalırsın" düsturuyla yaşamak gerekiyor.
yeni mezunların kulağı çekiliyor, üç on paraya çalışan evli ve çocuklu kadınlar iş yerlerinde şaka yollu olduğu iddia edilen bir çeşit şiddete maruz kalıp, sessiz olmak zorunda hissediyorlar.

ayıoğlu ayı, ağaç kovuğundan çıkmış binlerce andavallı her türlü sektörde boru öttürürken, çocukluğunda çoğunluğun ihtiyarladığında bile hayal dahi edemeyeceği bir eğitimden, görgüden geçmiş insanlar, kendi yeşerdikleri topraklarda kendilerini uzaylı gibi hissedebiliyorlar.
normali adam gebertmek ve hayvan dahi olamayan bir mertebede yaşamayı sürdürmek ise, neden biz ve onlar olmak zorundayız?

devir, alma devri. sadece alma, kendini gösterme, dürtelemek, itmek ve hatta gırtlaklamak suretiyle kendi çıkarların için bilgi, fayda, besin almak.
bir başkasından, karşılığında boş beleş arkadaşça olduğu sanılan bir iki kelime edip, hiçbir şey vermeksizin. 

hayatı güzel kılan, başkasının normalleri ile kendi normallerimizin henüz tanışmamış olması, çekilmez kılan da bu normallerin nihayet tanışıp çakışması olsa gerek.

iki arada geçen zamanda da bizler arkadaşlıklar kuruyoruz, yeni sandığımız heyecanlarla hissizleşip, uçuyoruz, aşık oluyoruz, ve sonra güm. her şey yer seviyesinde ve bitik.

iletişim iyi mi kötü mü, bilemiyorum.
benim bu aralar buna hiç enerjim yok.
iletişimi kurmaya da muhafaza etmeye de.

bol bol tabiata çıkıp bahara tanıklık etmek gerek.
insanı unutmak ve sonra hatta belki, özlemek.

şehir dışına çıkar çıkmaz büründüğüm hayvansı hali anlatsam anlar mıydınız ki?

sanmıyorum..

1 yorum:

slngln dedi ki...

insanin kendi her yere pazarlamak zorunda olmasi, her dakika ve her saniye buna enerji harcamasinin gerekmesi. toplumsal hastalik. bireysel felaket. toplu cinnet. her insanda ayri icinde patlamislik, birazdan seri katil olabilecek olma hali. guvensizlikten gozgoze dahi gelmeme... ey soze guvenen, sozle iletisim kurmaya inanan insanoglu. sen yuru git be! inanma artik yok oyl bir sey. sana ihtiyac kalmadi. elini kaldirabiliyor musun? soyle bir savurabiliyor musun?