20110106

bu sayfaya genelde serzenişlerimi aktarıyorum, bilen bilir. içinden çıkamadığım şeyleri anlatacağım mercilerin yaşamlarının son bulmasıyla böyle bir yöntem geliştirmiş olabilirim; lisanı canlı tutmak lazım, değil mi?

erman gideli 25 gün oldu.
sadece 25 günde, mart 2007'den aralık 2010'a kadar olan her ne varsa unutuldu, silindi gitti.. ben kaba taslak anlatmak isterim neler oldu, neler bitti...

şubat'tan başlayalım, hatta. neredeyse 4 senelik maceranın başı orada filizleniyor. o ay tanışılıyor, 1 ay boyunca 'ne olduğumuz'a karar verilemiyor, sonra mart'ta, bir cesaret, "götüne güvenen borazancıbaşı!" edalarıyla macera başlıyor.
annem erman'ı seviyor, erman annemi seviyor ve yavaş yavaş erman'ın bizde kalışları 2-3 günden haftanın her gününe yayılıyor. diş fırçası, diş fırçamın yanındaki yerini buluyor falan filan... bu sıralarda ailesi durumdan ne kadar haberdar, haberim yok. bir 'sevgilisi' olduğunu biliyorlar ama karşılıklı görüşme yok.

8 ay boyunca sumucuk, erman, ben aynı evde kalıyoruz, 2007 kasım'da sumucuk "bana bir şey olursa, korkma üzülme" diyerek, beni 'süpermarket'in orta yerinde yalnız bırakarak ve artık kendi huzurunu bulmak üzere boyut değiştiriyor. onu 2 gün sonra toprağa veriyoruz. [tanıdığım küçük bir çocuk, ölüyü toprağa verme işlemini "bir insanı toprağa ekmek" olarak adlandırıyor.]

erman çok ağlıyor, bu esnada ömer ona destek oluyor. benim, tabiri caizse, duruma karşı olan bağışıklığım ve soğuk kanlılığım insanlarda üzülmediğime dair bir izlenim bırakıyor herhalde ki, cenazeye gelenlere "hoşgeldiniz!" dediğim için kendi annemin cenazesinde, tanıdıklardan "öyle denmez, bu bir cenaze" diye azar işitiyorum. [annemin mezar taşının üzerinde yazan şeyin sebebi de hepsine gösterdiğim orta parmağımın bir yansımasıdır.]

işte o cenaze günü ben, süpermarkette olan biten her şeye karşı dikkatli ve hazır olmam gerektiğini anlıyorum.
samimiyet algım ve inancım tamamen başkalaşıyor. o günden sonra 'yangında ilk kurtarılacaklar' listem külliyen değişiyor. erman'la birbirimize karşı açıklanamaz bir bağlılık duymaya başlıyoruz. kötü günde bir olma hissini o gün yakalıyoruz. ben en iyi arkadaşımı kaybederken, iyi bir sevgili/yandaş/eş kazanıyorum.

tam "patırtı geçti" derken, 2 gün sonra erman'ın kuzeni mehmet'in geç vakit gelen telefonu ile yataktan zıplıyoruz. babası, televizyon karşısında, sehpada rakısı, gidiveriyor.
aynı prosedürleri 5 gün arayla yeniden yaşıyoruz. artık öyle bir hale geliyoruz ki mehmet'in babası ve annem arasında kozmik bir aşk olduğu ve bu yüzden koşarak annemin peşinden gittiği masalıyla gülmek istiyoruz..

bu kadar mücadele ve birliktelik biraz yüzümüzü güldürecek şeyler de yapmış olsun diyoruz ve kasım 2007 sonunda, 29. günü erman'la sözleniyoruz.
ona olan saygı ve sevgimi anlatan konuşmam kaydediliyor, erman'ın anne babasını kendi familyama dahil ediyorum, ona mukabil onlar da beni öyle yaptıklarını telaffuz ediyorlar.

ama yetmiyor, aralık'ın 3. günü fatma teyze, kaldığı balıklı rum hastanesi'nde "bir çay verin de, içelim!" dedikten dakikalar sonra uçuşa geçiyor ve böylelikle 15 günde 3 ölü ile kasım-aralık 2007 furyasını kapatıyoruz.

bu hızlı ve beklenmedik şeyler bizi büyütüyor, olgunlaştırıyor ve hatta (madem mevyayız) çürütüyor. ama nedense birbirimize karışıyoruz da. artık et ve tırnak olduğumuzu hissediyorum.
kalamış'ta annem, erman ve ben oturduğumuz evden ayrılmak zorunda kalıyoruz. kadıköy yakasında bakındığımız 20-25 evin ardından babası bize cadddebostan'daki evini öneriyor, biz de kabul ediyoruz.

yaz geliyor ve biz kış aylarındaki üzüntümüzü olympos taşlarına gömüyoruz. o sene iyi para kazanıyoruz ve gönlümüzce hareket edebilecek hissiyata erişiyoruz. 2008 olympos'u erman'la ilişkimizin en keyifli zamanlarına şahit oluyor, aynı yaz mehmet evleniyor.
sonra kış geliyor, 2009 erman'ın okul bitirmesi, ekim'de diplomasını alması ile tasdikleniyor ve erman eksperlik için hazırlanmaya başlıyor. babası emekli oluyor, çalıştıkları ofisten taşınıyorlar, erman 9 senelik çalışma hayatına 2009 itibari ile son veriyor, yazın ablası evleniyor.

eylül'de anneannem ölüyor ve ailevi sorunlarımızın kökü orada salınıyor.

aynı yaz parasızlık çekiyoruz, sonrası nedense hep daha da kararmak üzere yavaşlıyor...

2009 biterken, erman'ın müzik hayatı ile ilgili gelişmeler oluyor. bir ara birlikte çaldıkları grup dağılıyor ama o grubun davulcusu ozan, kemancı ve kuzen mehmet, basçı erman olarak bir grup kurmaya karar veriyorlar. uzun araştırmalar ve deneme-yanılmalar neticesinde gitarist olarak murat'ı ve solist olarak da serdar'ı gruba dahil ediyorlar. 2010 hızlı başlıyor. 2010 erman'ın bireyselleşmesi, bir takım şeylerden sıkılıması, şikayet etmeye başlaması, benim bilmukabele şikayetçi olmam ve tatsızlık çıkarmaya başlamamla alevleniyor. odalar ayırıyoruz kendimize. ben içerdeki minik odaya bir dünya kurmaya çalışıyorum ama yetmiyor. mesai saatleri, koşturmacalar, erman'la başlayan iletişimsizliğimiz ayrı yönlere bakmamıza sebep oluyor. ama birbirimizi hala seviyoruz. "neden bilmiyorum, ama seviyorum" diyor erman. ben erman'ı neden sevdiğimi biliyorum.
kavga gürültü de yok ortada. muazzam, gergin ve soğuk bir iletişimsizlik ve memnuniyetsizlik baş gösteriyor.
artık gözümüzün üstüne kaş bulunmasına dahi tepki gösterir oluyoruz.

erman, kuruyan kaşar peynirlerden şikayet ediyor, ben de eve üst üste çok geç saatlerde gelmesinden.
konuşacak kimse olmuyor. erman'ın etrafı, erman'ın arkadaşları. olduğum şey erman'ı rahatsız ediyor, beni sorgulamaya ve yargılamaya başlıyor. "hiç arkadaşın yok senin" diyor erman. ben onu sorgulamaya başlıyorum. hayatımdaki insanların 1 günde kaybolmadığını kendime ispat edercesine zaman içinde gidiyor, geliyor, başıma gelenleri gözden geçiriyorum.
suskunluk büyüyor.

ve nasıl oluyorsa geleneklerin en dibine, "ben çalışmaya başlayınca bana kim yemek yapacak"a varıyoruz. her şeyin üstesinden gelebilen 2 insan, yemek konusunda çuvallıyor. dünyanın en gerizekalı, en saçma, en geçersiz, ennnnn çocukça sebeplerini bahane ederek birbirimizi kırıyoruz. bu esnada 2010 ekim sonu, caddebostan'daki ev satılıyor ve biz 1 hafta içinde çıkıp dayımın evine gidiyoruz.
burda gerginlik büyüyor. erman yerini yadırgıyor, ben zaten uzun zamandır evsiz hissettiğim için artık hiçbir şey 'koymuyor', erman artık nerdeyse akşam eve hiç gelmemeye başlıyor. gece 2, 4, 6.. konuşma hiç yok..
askere gidecek, günler kalmış; sinirler gergin, erman nereye gideceği ne olacağı konusunda milyon tane şeyle uğraşıyor ve biz bir karar alıyoruz.
kötü şeyleri yapmak ve telaffuz etmek bana düşüyor.

günlerce sarılıp ağlayarak ve uyumayarak durumu anlamaya çalışıyoruz.
ben bunları yazarken yine gözlerim doluyor.


aralık 12'den aralık 27'ye kadar neredeyse hiç rüya görmedim, düzgün uyumadım. kilo verdim. geceleri 2.30'dan sonra ahşap ev'in bahçesindeki ağaçlara konan bülbül, süper müzikler yaptı ben de dinledim.. bayılarak daldığım uykulardan kedinin gürültü patırtısıyla uyandım genelde. sabah, erken saatlerde...
yemek yemek falan istemiyordum ama mekanik hareketler yaparak karnımı doyuruyordum. erman'ın çevresinden, sadece murat'la 'görüşüyoruz', bana armoni bilgilerini akıtıyor. derdimi ağlıyorum, sevincimi gülüyorum.
nevra'yla da görüşüyoruz, o da murat'ın çok yakın arkadaşı kıvanç'la birlikte, o yüzden ara sıra hep birlikte toplanılıyor.
ben kendimi genelde uzay boşluğunda, onları da ayakları yere basarken görüyorum her seferinde..
alper, her zamanki gibi beni şaşırtıyor, en yakın davrananlardan biri oluyor. "alper benim arkadaşım" diyorum. e öyle. belki de o da çok yakın zaman önce nişanlısından ayrıldı diye

bengi durumu duyduğundan beri süper ilgili. ama üzüntümle mutlu tablosunu bozmak istemiyorum, onlarla uzun zaman görüşmemiştik, "şimdi değil zamanı" diye düşünüyorum.

ailesi ne düşünüyor, hiç bilemiyorum. ben onları seviyordum. 'sevgimi göstermek konusunda onların bekledikleri şekilde davranamadım belki ama onlar da beni öğrenmek için pek çaba sarf etmediler' gibi hissediyorum. ve soruyorum: bir sevgili, birlikte olduğu kişiye yasal yollar olmazsa gerçekten dahil olamıyor mu?

sonra kendi annemi düşünüyorum..
hayatta olsaydı erman'ı arayıp "siz neden ayrıldınız yahu, manyak mısınız?" diye sorardı. erman da gülerdi. ve anlatırdı.
ben hep erman'la uyuşmak istiyordum. 3. bir kişinin beklediği olmak hiç istemedim, istemiyorum...


geleneklere ve tembelleşen kafalara yeniden küfür ediyorum.


25 günde işte böyle hafıza silindi. bunların hepsi uçuşmakta ve gökyüzüne doğru kaçışmakta.

peki, biz neden beraber olduk?
yemek yapma derdinde değildik, kaşar peynir, eve geç gelmeler, iletişimsizlik, ilgilerin kayması gibi saçmalıklar yoktu.

biz nerede sevdik ama saygı duymayı beceremedik?

8 yorum:

Sophie dedi ki...

okurken hislenmek..sadece iki kişinin yazılarından hislenebiliyorum,bir tanesi seninkiler oluyor nesta.

slngln dedi ki...

benim de gozlerim doldu okurken. aslinda bencilce sebeplerden cokca. konusuruz bir gun bence.....
su durumda/su anda 'bazen sevmek yetmiyor' klisesine asagi yukari kafa sallamak gerekiyor. degil mi? bakalim.

Nesta dedi ki...

aynen öyle. çoğu bencilce sebepler..

bu arada, perşembe gecesi 4 gibi gayet tabiatıma uygun bir şey yaptım. davetsiz bir törene katılmak üzere yola çıktım! (arkadaş şu an asker ve acemilik bitti. genelde sanırım eş-dost- aile içinden biri olmaz, hele de 'eski sevgili' klasmanındaysan -25 gün önce ayrılmış olmanız hafifletici sebebe girmiyor-
kimse sana çocukla ilgili olan-biteni haber vermiyor)

ben de kalktım, bizim ofiste çalışan bir arkadaş ile şirket arabasını gece 4'te patron izniyle 'çalıp' ankara'ya yemin törenine gittim.. ve olaylar gelişti : )


bence de bir gün konuşuruz bunu..
o güne kadar, kafa sallamaca..

Nesta dedi ki...

sophie,

iltifatlarınız ile beni yerin dibine kırmızı domates olarak gömmek niyetindesiniz her seferinde..

seni msn'de ekledim bu arada
ama görüşemedik daha..

öpüyorum

slngln dedi ki...

harika... harika... 10 tam puan. harekette bereket vardır klişesi ile karşılıyorum bu yaptığını!!!!!

Sophie dedi ki...

ben de yemin törenine gitmiş olmana çok sevindim Nesta'cığım.

msn'de herhangi bir davet şeysi gelmedi senden,ama görüşmemiz yakındır,his-ettim. :)

kucak dolusu sevgilerim yanında olsun...

murat dedi ki...

Sevgili Ayşe. (Nesta mı demeliydim bilemiyorum)

Bugün bir süredir merak ettiğim "nereye kayboldu bu gençler yahu?" sorusunun cevabı için şöyle bir Facebook sayfalarınızda gezindim.

Olan bitene dair şüphe duymakla beraber daha net cevap ararken buralara düştü yolum. Ve... Şok!

Açıkçası benim için çok beklenmedik bir durumdu ayrılmanız. İnsanların ve ilişkilerin sonsuz olduğunu sanan bir saf olmamdan değil de, sizin masallardaki "ideal çift" olduğunuza inanmış olmamdan kaynaklanıyor galiba durum karşısındaki şaşkınlığım.

Son notunda geçen "Olympos 2008" bölümü (parmak hesabı yapıp Cactus'te çaldığım yaz olduğu sonucuna varınca hem mutlu oldum hem de garip şekilde sizi neden çok yakın hissettiğimi de anladım) bu satırları yazma ihtiyacımın da açıklamasıdır sanırım.

O yaz ben de oraya kız arkadaşımdan ayrılarak gelmiştim, ve hatta önceki kış askerden dönmüştüm.
Askerliği hep bir milad olarak düşünmüştüm hayatım için ki nitekim öyle de oldu.
Ardından yaraları sarmak ve unutmak için çok uygun olan Olympos işi çıkınca hiç düşünmedim diyebilirim.

Ve ardından Cactus'teki ilk dönemlerimizde sizin gibi tatlı ve en önemlisi zeki, ne istediğini bilen ve yaşına göre olgun bir çiftle tanışınca çok mutlu olmuş ve zor olacağını bilmeme rağmen sonsuza dek beraber, mutlu yaşarsınız diye umut etmiştim.

Görünüşe göre durum pek iç açıcı değil. Ama hayat devam ediyor ve günlerin ne getireceğinin bilinemeyeceğini siz maalesef benden daha önce anlamış durumdasınız tüm yaşananlardan sonra.

Üff yaa...
Gerçekten bunları yazmak, atmak zorunda kaldığın sessiz çığlığa böyle bir yankı vermek istemezdim.
Henüz kendim de ilişkileri tam çözmemişken ne kadar yardımım olur bilemiyorum ama eğer dertleşmek istersen bana nasıl ulaşacağını biliyorsun. Mesajın bana kısa zamana ulaşacaktır.

Burada kelime, harf sınırı var mı bilmiyorum ama bu yazdıklarımı sana face'ten mesaj olarak da göndereceğim. Hangisi daha önce ulaşır bilmiyorum çünkü.

Kendine iyi bak ve hayatına anlam katacak hiçbir şeyden vazgeçme.
Sevgiler
MG

murat dedi ki...

Tekrar okuyunca yazdıklarımı, sonlarda ne kadar çok "bilmemek", bilememekten" söz ettiğimi görünce, son öğreneceğimiz şey olan "ölüm"e kadar bilmemeye devam edeceğimizi anladım :)

MG