20101217

kayık

dün, 16. gün sonunda, uykuya dalabildim. daldığım yerden çıkarken de kendimi denizin ortasında buldum, hem de ufak bir kayığın içinde.
"vay be" dedim, "rüya görüyorum". rüyanın içinde. yanımda sevgilim varmış. arkası bana dönük, yüzünü görmüyorum ve şiir okuyor. sesi tanıdık bir ses değil.

diyor ki:

denizin ortasındayız
bulutlar dönüp duruyor tepemizde
bana yaz, buz ve rakı verdi.

ordaki 'yaz'ı ben mevsim olarak algılıyorum ve rüyamın içinde tüylerim diken diken oluyor. denizin rengi çok acayip. yeşil,mor, turuncu, kırmızı dalgalar. sinek rengi gibi biraz da.

hayat garip.
yatağın içindeki kokular silinip, gidiyor. kafada bir sızı bırakıyor bu geçiş, dönüşüm ve hatta başkalaşım.

insan ve insana dair her şey çok hızlı. beyin bu hızı çok net algılasa da vücut peşi sıra koşmaktan ya çok yorgun, ya da aciz. yetmiyor, yetişemiyor.

üniversite koridorlarında konuştuklarımız ve ayaklarımızın yerden kesilişi, yerini nasıl da tokalaşmaktan bile aciz, hayvan mertebesine dahi erişememiş yaratıkların içine düşmelere bırakıyor.. acı.


-

ben öyle çabucak kaynaşamıyorum insanların içleriyle. içlerini çok net göremediklerimle. kokusunu alamadığım şeyin içine dalamıyorum, öyle hissettiğim insanlarla 'geyik' yapamıyorum en büyük geyikleri çevirmekten feci şekilde zevk almama rağmen. o muhabbeti, tanımadığım bir masada harcamak istemiyorum.

"yalnızsın" diyorlar. yo, hiç de yalnız değilim. tek başınayım belki ama yalnız değilim. ne çok şey var etrafımda, saysam bitmez. her birine dokunabiliyor, sevebiliyorum. [theos, selam ederim sana..]

"hiçbir şeye bağlanamıyorsun, yalnız kalırsın. bağlanmalısın"
yo, öyle bir zorunluluk yok.
en sevdiklerimi uğurladım, arkalarından el salladım, "her tutuşta ellerimden kayan su*" oldular, gittiler. neden hala hayatta olanlara daha farklı bir muamele gereksin?
yaşayalım, yaş alalım, alış-veriş, zamana yayış, zevk almak, vermek, gülmek.. paylaşmak, göstermek, işaret etmek, sevmek, tartışmak.. dinlemek..
bunlar zaten 'bağ' değil mi diğerleriyle?

yetmez mi?

aynı evin içinde birbirine kuruyan kaşar peynirler, tuzu az olan yemekler, bilgisayar veya televizyon karşısında geçirilen münferit zamanlar hakkında kızıp bağırmak mı bağ?
insanlara bunları kim öğretti?

hiçbir tarihte, hiçbir arenada 'bokuyla dövüşen'e alkış tutmadı insanoğlu.

sene 2011,
'birbirinizi unutun, birbirinize unutturun' kafası ne zaman popüler oldu?



---
*hasan uçarsu-güzelleme

5 yorum:

Sophie dedi ki...

Ne güzel bir rüyaymış bu.Hemen aklıma şu geldi okur okumaz.Komik belki ama bir reklam filmi izleteceğim bu sefer. http://www.vidivodo.com/94297/yeni-raki-reklami

''inleyen nağmeler ruhumu sardı
bir rüya ki orda hep şarkılar vardı
uçan kuşlar martılar yeşil tatlı bir bahar
gülen şen sevdalılar vardı''

sevgiler nesta'ya :)

slngln dedi ki...

bir arkadaşım zamanında elime "okumalısın" diye tutuşturmuştu. bunu okumak bu aralar seni eğlendirebilir diye düşünüyorum.
http://www.amazon.com/Solitude-Return-Self-Anthony-Storr/dp/0743280741/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1292629763&sr=8-1

"A return to the self" tipi amerikan vari tuhaf açıklamalara aldanmamalı. bir "kendini geliştirme" kitabı değil asla.

Nesta dedi ki...

slngln,
çok teşekkür ederim.
bunu ısmarlamayı kafama koydum. hatta benim de elime tutuşturulsa hemen şu an, iştahla yiyebilirim kitabı..
'interpersonal' her şey çok merak uyandırıcı!
'extrapersonal' çevreye armağanımız olsun..

çok teşekkür ederim tekrar..

Nesta dedi ki...

sophie,
provadan eve geldim, yorgunum, bir de üzerine kutuların içinde kalmış notalar aradım, karnım da çok aç ama şu an buz gibi bi duble hiç fena olmazdı!..

aç karnına mis gibi, ohhh..
izlemesi bile iyi geldi, çok teşekkür ederim : )

sevgiler bilmukabele sana!
: )

murat dedi ki...

Nedense bu notunu okuyunca aklıma bugün okuduğum başka bir not geldi. Linki: http://www.facebook.com/note.php?note_id=10150130550143169&id=748272152

Şu kısmı özellikle önemli ve günümüz insanına düstur olacak nitelikte:

"Meksika'da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle beraber yola koyulur. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılarlar. Aynı hızlı tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturur ve öylece beklemeye başlarlar. Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremezler.

Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyulurlar. Sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına gelirler.

Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere sorar; "hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce boş yere bekledik?"

Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzeldir ki; "Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik."

Yaa, İşte böyle...
Bazen haddinden fazla ayak uyduruyoruz dünyanın dönüş hızına. Ve kendimizden bile uzak düşüyoruz. Değil ki başkaları bizi yakalasın.

Ben son yıllarda (özellikle 2008 ve Olympos'tan sonra ;) ) sık sık frene basar oldum. Yol haritası bile taşımıyorum hatta artık.

Millet İstanbul'a akın akın giderken ben memleketim İzmir'e, hatta şu sıralar çok sakin olan Urla'ya kaçtım.

Bazı alanlarda zorlansam da, burada yavaş akan sularda çevreyi göre göre yol alıyorum.
Umarım sonum "Into the wild"daki "Magic Bus" hikayesine benzemez :P