20101206

29 ekran'a..

ofisteyim.
dün gece (sabah) 2.30 da bayılmayı başardım.
bir kaç cevap vermem gereken mail vardı, yatağın içinden onlara cevap verdim, banyo yapmış olmanın verdiği etkiyle de rehavete dur demedim.
uzun zamandır, geceleri ahşap evin bahçesinde bülbül ötüyor.
o kadar hoş bir şey ki.
ama, her gece başka bir kafayla, başka bir şeyler söyleyen bir kuşu dinleyerek bir şeyler düşünmek ve düşündüğün şeyler üzerine yorumlar yapmak kadar ağır bir şey de yok; özellikle de gecenin o saatinde.
bayılma saatlerim değişiyor. bayıldığım gibi ayılıyorum da. kimi zaman yer, kimi zaman saat ile ilgili kendimi bir yere oturtmaya çalışarak. kediler genelde artık hep benimle uyuyor. peli özellikle, inanılmaz durgun. gün içinde evde olmayışım ve eve geç gelişlerimi neşeyle karşılıyor. bugün veteriner gelecek. umarım orasını burasını çekiştirmeden rahatça iğnesini olabilir.

uykusuzluk, pms, üzüntü, yalnızlık, tek başınalık, konuşacak pek kimse olmaması, zamanı ötelemek için kullandığım pseudo yöntemler bazen pek başarılı sonuç vermiyor.
cumartesi günü çok yoğun bir gündü. sabah prova, akşam nikah, sonra da erman'ın son sahnesi. herkes ordaydı. annesi, babası, ablası, arkadaşları. kimi soğuk, kimi sıcak bakışlar, kimi anlamsız laflar.
alper'in canımı sıkması, benim onu her türlü seviyor olmam, ağlamam, erman'ın bunu görmesi, sırtımı sıvazlaması, "naber?" demesi, yabancı tınısı, bir görünüp bir kaybolması.
hem orada olmak istemem, hem de acilen oradan kaçmak istemem. kenara çekilişler, nasihatler duymalar. akşamları siz sohbetinize, evinize, ana-babanıza giderken, ben 2 tane dilsiz kediye gidiyorum. benim olmayan bir evin içinde benim olan koltuklarına oturuyorum. faturalar iptal ediliyor. hesaplar ayrılıyor. telefonlar susuyor; susmadığı zaman yabancı tınılar duyuluyor.
ikimizin bildiği lisanı kullanmamak için gayret ediliyor. çizgili uzun kollu tshirt'ünü bırakmış -isteğim üzerine- zor geliyor giymek. "aktafuğ" diyince kimse bir şey anlamıyor. 'ekran' kelimesi telaffuz edildiğinde tebessümüm havada asılı kalıyor.
'c'leri 'k' diye okumaktan vazgeçildi. o zaten hep, latince'ye has bir durumdu; neden değiştiriştik ki? gerizekalı gibi...

yatak çarşaflarını henüz değiştiremedim, 6. gün bugün. her gece koklamak zor geliyor ama değiştirmek de...
sırtına 'tiger' sürmüştük, yastığa sinmiş. hepsini yıkamak gerek. ama kaç derecede? feromon yastıktan çıkar mı?

annemi arıyorum bayılıp uykumun geldiği dakikalarda. telefonu çalıyor. nezle olmuş, açıyor. konuşurken hemen uyanıyorum. bir kerecik de benim istediğim gibi gidemiyor diyalog. hep rüyanın istediği oluyor.
derdimi anlatamıyorum.

peli uyandığımı farkedince gelip kafasını çeneme sürtüyor, mutluluğunu ifade etmeye çalışırken elimi çiziyor, kızıyorum. kızdığıma kızıyorum. şişmiş gözlerle yataktan çıkıyorum, elimi yüzümü yıkıyorum. hiç sesim çıkmadığı, evde kimseyle konuşmadığım için gıcık yapmış oluyor boğazım. bi geçen gece sinemaya gittik. nevra, murat, ben ve kıvanç. av mevsimi güzel bi film. millet izlerken uyudu ama ben uyumadım.

insan, ölmemiş bir insan için hem o, hem de kendi ölmüşcesine üzüntü çeker mi?

ne kadar aptal yaratıklarız.
hep birbirimize ders vermeye, en iyiyi bildiğimizi ispat etmeye çalışıyoruz.

sonra türlü yoğunlukla akşam oluyor. ben eve gitmek istemiyorum. sağı solu arıyorum. insanların işler güçleri, planları oluyor.
çarşamba günlerim neyse ki artık dolu. yeni bir ensemble, yeni provalar..

ben neyi kaybettim, neyi kazandım henüz hiçbir şey göremiyorum.
o orada çok yalnız kalacak. beni özleyecek mi? evi özleyecek mi? birlikte hareket etmemizi özleyecek mi?

insanlara bir şeyler anlatmak ne kadar zor? diyalog 2 kişiyi ilgilendirirken, binlerce insanın oturan yerlerinden uydurmalarla benim kişisel hayatımı konuşmalarına ben neden orta parmağımı gösteremiyorum?

ben seni çok özlicem. sen bunu bileceksin. bana soğuk bir arkadaş gibi davranmaya çalıştığın, çalışmadığın, beni düşündüğün ve düşünmediğin tüm anları hissediyor olacağım. olsun, beni sen ilgilendiriyorsun, detaylar değil.

insanlar, evler gelir geçer. tek bir şey sabit kalır..


yolun açık olsun.
iyi şeyler olacak, biliyorum.
güzel bir yere gidecek ve döneceksin.
sosyal çevren de iş yaşantın da seni burada bekliyor olacak.


ve işin komiği, hiçbir zaman yazdıklarımla ilgilenmediğin için, sen bu yazıyı okumayacaksın bile.

olsun.
ben yazdım, vücudumdan çıktı.
artık benim değil..

1 yorum:

murat dedi ki...

Vay canına...
"Son" demiştim ama "dur şunu da bir okuyayım" dedikçe ve aileler-ilişkiler çerçevesinde kabuk tuttuğunu sandığım açık yaralarımı hissettikçe işime konsantre olmanın kolay olmadığını anlıyorum. Hele ki bu saatte...

İşin ilginç tarafı, hem tam da benzer oklarla yaralanmış bir kurban hem de arada bir bile olsa yayı çeken olduğunu içten içe bilmenin getirdiği mesir macunu kıvamında duygulara kapılmak...

Hangisi ağır basıyor keşfetmek için çok ayık ve konsantre olmam gerek, ama bu saatte biraz zor.

Yine de aklımda kalıp unutacağıma, yazıp kurtulayım dedim.
Benimki de blogun blogu gibi oldu sankim :P