20101115

sumucuk

3 sene oldu bugün. vay be. değişik işler.

önce samimiyetimizi kaybetmiştik, sonra yavaş yavaş tekrar kazandık, bir sünger gibi emdi bütün acıyı zaman; aslında hiç inanmadığım, esnetmekten ve koşturmaktan zevk aldığım şu vahşi at. kırlar bol olunca onun da koşmak için yeteri kadar alanı oluyor.

3 sene önce bugün hava buz gibiydi. erman benden çok ağlıyordu, annemi almak için hastaneye giderken helak olmuştu. vapura bindik, beşiktaş'ta indik, oradan bir taksiye atladık, amerikan hastanesi'ne gittik. annem öldüğünde yanında eniştem vardı.
kapıda karşılaştık; "nasıl güzel gitti anlatamam. nefesleri yavaşladı, yavaşladı, dakikada 5 nefes... sonra gidiverdi." ben çok mekaniktim, hala öyleyim.
morga gitmek istedim, gittim. çünkü zaten daha 15 saat önce elini tutuyordum, beyni ölmüştü. morga girmek isteyen insanlara genelde sakinleştirici iğne falan yapıyorlar. ben hemşireden daha renkliyim, daha az beyazım; gittik. annem güzeldi. orada değildi. çok netti.
soma nedir, orada -bunu söylemek çok komik ama- en ironik haliyle kanlı-canlı görebilirsiniz.
theos'un öteye geçmiş / gitmiş olması - nedir, orada yaşanır.

bir tek şuna inanmak güçtü:
20 saatten az bir süre önce beni yanına çağırıp:
"bana bir şey olursa, korkma, üzülme. tamam mı?" demişti. azıcık zaman kaldığını çok net biliyor olmanın verdiği soğukluk garip bir şeydir, hissettiniz mi bilmiyorum; yayılırken, onun ağırlığında aydınlanırsınız.
daha önce çok ölü gördüm, ölüm gördüm; artık benim için doğan bir bebek kadar huzur veren bir olaydır ölüm. paperwork boktan sadece. ve insanların ağır enerjileri yorar adamı. ölünün, ölümün kendisi değil. bunu duymanın üzerinden 20 saat bile geçmeden bunları söyleyenin ruhunun burnundan uçup gitmesi çok acayip bir şey. öylece kalakalıyor insan marketin orta yerinde. anonslar dolanıyor, uğultular oluyor, hiçbiri sizin değil. hiçbiri size değil.
siz de gittiniz aslında, farkında değilsiniz.

sonra samimiyet kayboluyor işte. insanları yeniden; teker teker yeniden tanımaya, tanımlamaya başlıyorsunuz. sevmek nedir falan çok sonra hatırlıyor insan. hissizlik acayip bir uyuşturucu oluyor damarlardan hiç çıkmayan. bunu diğer tanımlananlara anlatmak çok zor oluyor, anlatmamak tercih ediliyor. rahat oluyor öyle.

insan geyik yapmak istemiyor. geyik yapacağı insanları başka zamanlarda görmek istiyor.
seçicilik ukalalığa, ukalalık tek başınalığa, tek başınalık yalnızlığa götürüyor; orada yeni bir kapı açılıyor, ama kimse, 128091780 kişi içinden 3 kişi hariç, oraya girmek istemiyor.
kapıdan girilen yer de, beyaz bir oda ve üzerine yeni şeyler kaydedilmesini bekleyen boş bir kaset.

kaset neydi; hatırlar, bilir mi acaba gençler?







6 yorum:

Sophie dedi ki...

mutluluk basit bir şey aslında,mutlu olabilmeyi bilen olmak gerekiyor belki.ben de yorumundan mutlu oldum Nesta :)

theos'u bilmiyordum,az önce öğrendim yine senden,'iş yapabilme gücü'diyorsun.homeros'un kavramlarını anlamak zor biraz ancak psykhe gibi geldi bana,bunu detaylı olarak görmedik ona benzeterek çıkarmaya çalişiyorum.theos gidince bir şey ifade etmiyor insan,kanlı-canlı soma örneği gibi kalakalıyor.

ancak theos'unu daha yaşarken yitirmiş olanları görerek belki kendimizi şanslı sayabiliriz.polyannacılık mıdır bilemiyorum,ama düşüncem bu yönde.

Sophie dedi ki...

iki şey söylemeyi unuttum sanırım :

1.beni gençten sayarsak bilirim kaseti,saymazsak da zaten biliyorum.

2.latince bir deyişle 'sit ei terra levis.'

Nesta dedi ki...

mutluluk basit evet. keyif alınacak bir sürü karmaşık şey varken, insan ona dönüp pek bakmıyor, değil mi aslında? neticede yine ona dönse de, yaptığı karmaşık şeye başka bir isim verip tapınıyor..

aman estağfurullah; azra erhat tatlı tatlı anlatır homeros'taki kavramları, bilirsin.. (ecce homo)
theos için, hocamız çiğdem dürüşken; "zeus'tan theos'u çıkar, çuval gibi yığılır kalır" der.
zeus=theos=deus=zeus. ufak ufak harfler etimoloji güveliğine götürür : )

theos kolay kolay kaybolmaz aslında ama insan kendini karanlık köşelere sokmaya bayılıyor. misal; psikoloji denilen etiketleme mekanizması insanların kafasını karıştırıp doğadan ayrılmalarına neden oluyor. doğaya dönüp bakarsa, theos'un tadını çıkarır insan..

Sophie dedi ki...

öyle güzel yazmışsın ki,üzerine bir şey diyemiyorum,teşekkür ederim. :)

murat dedi ki...

Dün bu notunda kalmıştım sevgili AA :)

Okumaya devam ederken içerik çok başka şeyler düşündürmesine rağmen aklıma 2005 civarı Efes'te çalışırken geçirdiğim zor dönem ve geçirdiğim üretken süreç geldi.

Bir sürü şarkı sözü ve hâlâ bana çok anlam ifade eden birkaç şarkı yazmıştım o yaz.

Demek istediğim insan sanırım zor zamanlarda kendini ifade etme ihtiyacının tavan yapması sonucu çok doğurgan oluyor.
Müzikal kısmını bilmem ama en azından yazı anlamında bu ifade yeteneğini ve gücünü kullanmalısın bence.

Hatırladığım kadarıyla zaten iş olarak da kitaplarla iç içesindesin. Bunu ciddi olarak düşün derim.
"de/da" yı bile gerektiği gibi yazamayanların ortalıkta dolaştığı bir ülkede senin gibi nitelikli ifade gücüne ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca bana kalırsa her yaşanan dünyanın ortak aklını oluşturuyor. Tabii ki gözlemlediğimiz tecrübeler veya aldığımız tavsiyelerden çok kendi dilimizin yanmasını tercih ediyoruz birçok kez, ama olsun.

Herşeye rağmen alınacak fikirler, edinilecek bilgiler var her yaşamda.
Ben her dinlediğim şarkıda, okuduğum kitapta veya izlediğim filmde (seçerek tüketme kaydıyla tabii) hayatı buluyorum. Kendime dönüyorum çokça ve sakin kafayla düşünmeye çalışıyorum.

Sonuç olarak yazının ana teması olan "kayıp" çok üzücü ancak "kaybetmek" nedir bilmeyenlere de birilerinin olayı tasvir etmesi gerekir değil mi?

Sevgiler
MG

murat dedi ki...

Haa, bu arada, az kaset sarmadık biz de :)
Hele çift kasetli sistemler çıktığında ilk amatör kayıtlarımı McGyver yöntemleriyle yapmanın tadı da bir başkaydı ;)

Nereden nereye geldiğimizin (birçok evresiyle) kanıtları durur hâlâ bende.

Ciao...